Şubat ayı sonlarıydı. Bir öğleden sonra, beş yaş çocuklarıyla drama dersi yapmak üzere atölyemde bekliyordum. Uzun süredir yerde bekleyen kalın kar tabakasının ve yeni parlayan güneşin ışığı büyük, perdesiz camdan içeri vuruyordu. Çocuklar basamaklardan inerek yükseltiye oturdular.

Kısa süren sessizlik sonrasında bir anda alçak sesle cıvıldamaya başladılar. Ders hazırlıklarımı gösterdim. İlgilenmek istedilerse de mümkün olmadı. Küçük şakalarla ve öfkelilik numaralarıyla biraz ısrarcı davrandığımda cıvıldamaları küçük kahkahalara dönüşüverdi. Oturdukları yerden yükselmişçesine muhteşem kahkahalar atıyorlardı. Bu kahkahaların arasına kendi taklitlerini ve oyunlarını da katmaya başladılar. Bir süre sonra camın iyice kenarına oturarak sakinleşebildik.  Onları asıl neşelendiren ve seslerini belli bir tonda tutmalarını sağlayansa güneşin ışık oyunlarına tanık olmalarıydı.

Aynı gün okula bir çocuk tiyatrosu geldi. Birçok oyunda olduğu gibi öğretmenler, sık sık çocukları sessiz ve uslu olmaları konusunda uyardılar. Oyuncular kendilerini dinletebilmek için sahnede gereksiz gürültüler çıkarıyordu. Söz konusu oyunu birçok açıdan özensiz bulmuştum. Ancak; severek ve ilgiyle seyrettiğim birçok oyunda da çocuklara aynı uyarılar yapılıyordu. Hatta bazen sahnedeki oyuncu, öğretmenlere ve çocuklara keskin biçimde kızabiliyordu. Öğretmenler sürekli zorunda oldukları şeyleri yaptıklarından olsa gerek; her anlamda özenle hazırlanmış olan oyunu bırakıp kendi aralarında konuşmaya dalıyordu. Peki ya çocuklar? Bazen oyunun neşesi az oluyordu (bu da o sırada içselleşmek istemeyen çocuğu yoruyordu) bazen oyuncunun ne söylediğini anlamıyorlardı ya da kurgunun zayıflığı nedeniyle takip etmekte zorlanıyorlardı.  

Çocukken heyecanla, severek seyrettiğimiz oyunları ve filmleri unutmuyoruz. Eğer; “oyunsa” da en ciddi oyunumuz olan tiyatro, gerçeklik algımıza da eğlenceli şakalar yapıyor. Hayalimizde canlandırabileceğimiz ya da kitaplarda görebileceklerimiz; ışıl ışıl, canlı bir resim olarak karşımızda duruyor. Aralarına karışmak için sabırsızlanıyoruz ama mümkün değil. Fuayede oyuncuları kendi hâllerinde gördüğümüzde içimizdeki coşku biraz yatışıyor; onlarla yeniden buluşmak istediğimizden eminiz artık.

Çocuk tiyatrosunun sanatta da çocuk gelişiminde de özel bir yeri var. Sanat alanında özel bir yeri var çünkü çocuğa anlattığınız her şeyi sabırla süzmeniz gerekiyor. Kötüyü, fenayı anlatamayacağınız anlamında değil; en yalın hâliyle nasıl söylemek istediğinizi bulana kadar denemeniz gerekiyor. Oyunun içeriği, bizlerin daha önce duymadığı cümlelerle oluşmalı. Her gün yanından geçtiğimiz olasılıkları anlatıyor olabilir. Hatta en sevdiğimiz oyunlar da onlar; çünkü daha yakınımızda durarak bizi kucaklıyorlar. Her oyunun çok büyük şeyler söylemesi gerekmiyor. Yazın alanında her öykü nasıl bir buluştan oluşuyorsa çocuk tiyatrosu da benzersiz buluşlarla hayat buluyor.

Çocuk gelişiminde özel bir yeri var; henüz misafir oldukları dünyayı algılamaya çalışırken desteğe ve donanıma ihtiyaç duyuyorlar. Çocuk tiyatrosu, çocuğun birey olarak kendini geliştirirken dünyayla olan ilişkilerini düzenlemesine yardım ediyor. Metinde, oyunculukta ve sahnelemede estetik bütünlüğü yakalamış olan oyunlar birçok kez yaş grubu kriterlerinin önüne geçebiliyor. Bu da sanatın diğer güçlerinden biri…  Çocuk tiyatrosu geliştirdiği estetik duygularla çocukları hayatın her alanında iyiye ve güzele yönlendirirken aynı zamanda olaylarla ve ayrıntılarla başa çıkabilme cesareti veriyor.

Çocuklara duyduğumuz saygıdan ayrıca onları ve doğayı seven bir toplum algısı oluşturabilmek için de çocuk tiyatrolarına ihtiyacımız var. Onlarla birlikte barışa ve geleceğe inancımızı; iyiye güzele olan hayallerimizi koruyoruz.

Tarla Faresi Tiyatrosu seyircisini coşkuyla ve özenle sarmalarken yetişkinleri de kendi dünyasına konuk ediyor. İçten sevgilerimle, saygıyla…

                                                                                                                     Ayça Sığırcı

Yaratıcı – Senarist,

Drama Öğretmeni